15 Ekim 2009 Perşembe

Ey Türk zeytinyağı tüketicisi!!!

Ey Türk zeytinyağı tüketicisi!...
Birinci vazifen, Türk zeytin ve zeytinyağı sektörünü ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur! Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklali ve zeytinyağı sektörünü müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak ve Türk zeytinyağını korumak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin!
Ey Türk zeytinyağı tüketicisi! İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve zeytinyağı sektörünü kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!...

Not: Ulu önder Atatürk'ü saygıyla anıyorum. Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum...

13 Ekim 2009 Salı

Bir tadım kursunun ardından...

Aylar sonra tekrar merhaba...
Ne yazık ki sağlık sorunlarım yüzünden blogumla yeterince ilgilenemedim. Ancak bu sürede boş durmayıp zeytinyağı tadımı konusunda araştırmalara devam ettim. Bir de Ekim'in ilk haftası üç italyan tadım uzmanıyla Çine'de düzenlenen kurslarda çevirmen olarak aktif görev aldım.
Bu sayede tadımın abcsini öğrendiğimine inanıyorum. Çünkü aynı bilgileri neredeyse 3 kere tekrar ettim:)
Ve biz Türklere dair birkaç gözlemimi paylaşmadan edemeyeceğim...
Öncelikle sabırsızız...Hocalar daha konuya giriş yaparken birkaç slayt sonraki konular hakkında fikir yürütmeye veya sorular sormaya başlıyoruz...Önce dinleyip sonra soru sorma konusunda hala kendimizi geliştirmemiz gerek.
İkinci bir husus, adeta balık hafızası olmamız...Öyle durumlarda kaldık ki inanılmaz! Dikkatimizi verip etkin dinlemediğimiz ve not tutmadığımız için, öğrendiklerimiz adeta uçup gidiyor...Bu da çok zaman kaybettiriyor.
Üçüncüsü, konuşmayı çok seviyoruz. Resmen biri bize söz hakkı verse de saatlerce konuşsak diye adeta yanıp tutuşuyoruz...İçimizde müthiş bir doluluk var ve her fırsatta bunu belli ediyoruz. Sanki susmaktan fenalık geçirmiş ve her anı değerlendirmeye çalışıyor gibi bir halimiz var...
Dördüncüsü, başladığımız birşeyin devamını getirmiyoruz...Örneğin soru soranlarda çok dikkatimi çekti.Soruyu sorduktan sonra kişi arkasındaki veya yandakiyle soruyu tartışmaya başlıyor. Eğer sorunun cevabını biliyorsak veya bizim için cevabı önemli değilse neden boşu boşuna insanların zamanını alıyoruz?!!!Bir soru sorulduysa, sabırla cevabını dinleyip kafamızdaki tüm soru işaretlerini silmeye, eğer silinmediyse uygun bir zamanda uzman kişiyle tartışmaya çalışabiliriz. Bu o kadar da zor değil!!!
Beşinci ve sonuncu gözlemim, odaklanma sorunumuz! Adeta millet olarak çene hiperaktivitesi içindeyiz!!! Hocalarımız tadım yaparken en önemli şeyin odaklanma olduğunu belki onlarca kez söylediler...Tadım çalışması yaparken bir de ne göreyim?! Herkes daha yağın ağzında tadı yerleşmeden yorumlara başlıyor!!!
Biraz acı bir üslupta yazıyorum ama artık kendimize çeki düzen vermenin zamanı geldi de geçiyor...
Sadece olumsuzluklar olmadı tabiki...
Çok başarılı kursiyerler ve çok başarılı tadımlar da gerçekleştirdik. Üst limit 34 hata iken, sadece 6 hata ile bitiren kursiyerlerimiz oldu. Bunlar müthiş gururlandırdı bizi. Ya da oluşturmaya çalıştığımız tadım panelinde, arkadaşlarımızla ne kadar uyumlu olduğumuzu ve sonuçlarımızın ne kadar tutarlı olduğunu gördük! Bu gelişmeler elbette göğsümüzü kabarttı...
Ancak gerçek şu ki, daha alacak çok yolumuz var...Ve ben de zeytinyağı kraliçeniz olarak bu yolda elimden gelen herşeyi yapmaya hazırım:)
Hepinizi sevgi ve saygıyla kucaklıyorum!

4 Ağustos 2009 Salı

Tadımın üçüncü şartı!

Tadım konusunda önemli bir konu da renktir. Genel anlamda zeytinyağı tadımında renk, yanıltıcı bir unsurdur. İnsanlarda görme duyusu diğer duyulara göre baskındır. Yapılan bilimsel araştırmalarda görülmüştür ki insanların renkler ve tatlar arasında kurduğu birtakım ilişkiler ve önyargılar bulunmaktadır. Örneğin çilek aromalı bir gıdanın renginin pembe olması beklenir, veya yeşil renkte bir çileğin ekşi tatta olduğu düşünülür. Oysaki gelişmiş teknolojiler sayesinde yeşil renkte bir çilek tatlı olabilir, veya pembe renk dışında bir renkteki gıdada çilek aroması ve tadı bulunabilir. Bunu zeytinyağına uyarlarsak, her yeşil renkli numune erken hasat olmak zorunda değildir veya her sarı renkli numunede oksidasyon mevcuttur gibi kesin yargılara varamayız...
Güzel Türkçemizde “Duyduğuna değil, gördüğüne inanmak” diye bir deyim vardır. Bilimsel olarak da insan sadece gözleriyle bir yargıya varma eğilimindedir. Bu nedenle tadımcıların yağın renginden etkilenmesi istenmez. O nedenle de lacivert, kahverengi veya mavi bardaklarda tadım yapılır.
İyi bir tadımcı bütün duyularını göz önünde tutarak, önceki yazılarda belirttiğim gibi nesnel, eğitimi ve deneyimleri doğrultusunda tadım yaptığı numune hakkında bir karara varmalıdır.
Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Tadımın ikinci şartı!

Merhaba. Yaz aylarının rehavetine kapılıp yazıları biraz askıya aldığımın farkındayım:) Bugün kaldığım yerden tadım konusuna devam edeceğim. Tadımın ikinci şartı, yaşam boyu eğitim...
Tadımcı zaten zeytinyağı tadımı konusunda eğitimlere katılmış kişidir. Ancak bilgi tekrarlanmaz ise nankör olabilir. Dolayısıyla sürekli olarak öğrenilen bilgiler tekrarlanmalı ve uygulamalar yapılmalıdır.
Tadımcılar arasında ortak bir dilin konuşulabilmesi için aynı terminolojiyi iyi bir şekilde öğrenmek gereklidir. Bu nedenle de tadım terimleri, tadımcı adayları tarafından özümsenmelidir.
Ayrıca mümkünse her gün veya haftada birkaç kere zeytinyağı tadımı yaparak tadımcı, tıpkı bir sporcu gibi kendini hazırlamalıdır.Nasıl ki sporcular antrenman yapmazlar ise performansları düşer, aynı durum tadımcılar için de geçerlidir.Bize eğitim veren italyan hocalarımızın da dediği gibi "tadımcı doğulmaz, olunur"!!!Bunun için de bol bol uygulama yapılmalıdır.
Herkesi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.İyi tatiller...

2 Haziran 2009 Salı

Anladım...

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım...
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,okuyarak,dinleyerek değil...
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım...
Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım...
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım...
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım...
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım...
Fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım...
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım...
''Sana ihtiyacım var, gel ! ''diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım...
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum''diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım...
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırılzırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım...
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım...
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım...
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım...
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
Can Yücel

1 Haziran 2009 Pazartesi

Tadımın ilk şartı...

Biliyorum uzun zamandır yazamadım.Açığı kapatmak için hemen harekete geçiyorum.
Bugün tadımın ilk şartından biraz bahsedeceğim. "Tadımcı nesnel (objektif) olmalıdır." Bir başka deyişle, tadımcı değerlendirdiği yağ hakkında önyargısız olmalıdır. Bunu biraz daha açarsak şunları söylememiz gerekir: Tadımcı değerlendirdiği yağın kime ait olduğunu, nerede ve nasıl ürettiğini bilmemelidir. Aksi takdirde değerlendirmesi yanlı olur ve güvenilirliği tehlikeye girer. Zaten tadım panellerinin oluşturulma sebeplerinden biri de budur. Eğer tek bir kişi tadımcı olarak karar verme yetkisine sahip olsaydı, o zaman tekel oluşur ve güvenilirlik konusu tartışmaya açık olurdu. Ancak 8 ila 12 kişilik paneller kurularak tadımcıların kendi aralarındaki tutarlılıkları da ölçülmekte ve bu sayede güvenilir sonuçlara ulaşılmaktadır. Bu ölçümler istatistiki yöntemlerle yapılıyor ve standard sapmaların %20'nin üstüne çıkmaması halinde panelin güvenilir olduğuna kanaat getiriliyor.
İlerleyen günlerde tadımın diğer şartlarından bahsedeceğim.Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

5 Mayıs 2009 Salı

Oyun mu yoksa sorun mu...

Biz Türkler tam anlamıyla nev-i şahsına münhasır bir milletiz. Kimselere benzemeyiz, ne zaman, ne yapacağımız belli de olmaz. Hayatı kendimiz için çekilmez hale getirmeyi pek severiz veya olmadık zamanda harika işler başarırız. Kısacası bizim ne yapacağımız baştan kolay kolay kestirilemez. Oysa batı ülkelerinde öyle değildir... Deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki oralarda herşey aynı bilgisayar programları gibidir, öyle çok şaşırtıcı sürprizler kolay kolay olmaz...Hayat son derece planlı, programlıdır; herkes üç aşağı beş yukarı birbirine yakın seviyelerde yaşar...Ama kaliteli,keyifli,sağlıklı,uzun ve doya doya yaşarlar...
Bizdeki çeşitlilik oralarda pek yoktur esasen...Dolayısıyla göç nedeniyle ülkelerinde yaşayanlara da kolay kolay ısınamazlar...Farkında olmadan bir sürü sınavdan geçirirler sizi ve ancak ondan sonra güvenlerini kazanırsınız ve dolayısıyla kurdukları ilişkiler uzun soluklu olur...Bizde ise tam tersidir, hemen kanımız kaynar bizden farklı olana, bağrımıza basıveririz ve aradan biraz zaman geçtikten sonra anlarız ki o ademin de aslında birtakım kusurları vardır. Doğal olarak hata da yapar o kişi ve biz hemen küser, koparırız bağlarımızı...Bu nedenle de kurduğumuz ilişkiler genelde kısa sürelidir...
Bütün bunları anlatmamın sebebi aslında şu...Tadım olayını da Avrupalılardan öğrendik, bu iş çok ilgimizi çekti ve ne mutlu ki iki koldan bu işe ciddi anlamda giriştik. Ancak biz Türkler genel olarak kuralları pek sevmiyoruz ve aceleciyiz...Maymun iştahlılığımız da cabası...Bu nedenle de meşhur deyimle "İşe Türk gibi başlıyoruz ama İngiliz gibi bitiremiyoruz"...
Bu durum yaptığımız işlere de yansıyor...Eğer yaptığımız iş veya kurduğumuz ilişkiyi bir oyuna benzetecek olursak...Öncelikle kendimize güvenip, oyuna istekli olmalıyız...Sonra takım arkadaşlarımızla uyumumuz olması için onları iyice tanımalı ve onlarla yakınlaşmalıyız...Bir sonraki adım karşı takımı veya rakipleri iyice inceleyip ona göre strateji geliştirmek olmalıdır...Ve tabiki tüm bunları yaparken birbirimize saygımızı hep en önde tutmalıyız...İşte bu kurallara uyduğumuzda gayet eğlenceli ve keyifli bir oyun oynayabiliriz...Eğer ki "Ben kural tanımam arkadaş!Ben kendime çok fazla güveniyorum ve ben tek başıma bir takıma bedelim" veya "Ben her konuda en iyiyim!" iddiasıyla oyuna girersek o zaman işin eğlence ve keyif kısmı ortadan kalkar...Saldırganlık, hırs ve ego savaşlarının bolca yaşandığı bir işkence başlar...
Ben İtalya'daki tadım kursuna katıldığımda hocalarımız bize tekrar tekrar bu işin bir keyif işi olduğunu ve kendimizi strese sokmamamızı söylediler...Dolayısıyla tadım bir keyif işi ve bence akıllı davranılırsa sektörü biraraya getirme potansiyeli çok yüksek bir eylem gibi gözüküyor... Bir zeytinyağı imparatorunun torunu bir zeytinyağı kraliçesi olarak, güzel gelişmelerin yaşanacağını diliyor ve hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum:)